İnsan Olabilme Sanatı

İnsan Olabilme Sanatı

İnsan olabilmek sanatmış aslında. İnsan olabilmek, sanatçının özenerek inşa ettiği yapının, kendi iradesini kullanarak, kendini mükemmel bir sanata dönüştürebilmesiymiş. Bu çağ bunu öğretti bizlere.

Her yeni gün, yeni bir gündemle üzülerek açtık gözlerimizi dünyaya. Her yeni gün bir kadının daha gülüşü soldu, bir kadın daha hayalleri yarım kalarak veda etti dünyaya. Bir köpeği sopalayarak katlettiler hâlbuki daha koşacak çok yolu vardı, dostluk edeceği çok insan vardı. Küçük bir çocuk yaşamının bir kabahat olduğuna inandı, acılar içerisinde kıvranmaya mahkûm edilirken; hiç düşünmediler onun daha oynayacağı çok oyun yarım kaldı. Yüzüne en çok yakışacak şey o güzel gözleriyle gülümsemesiyken arkasında kanlı gözyaşları kaldı.

Peki, neydi bunca acının nedeni? Neden her gün acılar katlanıyordu ve en kötüsü, insanoğlu neden buna alışıyordu?

Bu yazımızda ilk soruyu detaylı bir şekilde ele alacağız. En başa dönelim, insan olabilmek demiştik ya, tam oraya. İnsanı diğer bütün mahlûkattan ayıran en temel özelliği neydi: Akıl ve irade sahibi olması. Yaratılan varlıkların en üstünü olarak nitelendiriliyoruz. Sanatkâr bizi en üstün donanımlarla gönderiyor dünyaya. Ama insanoğlu kendisinde var olan donanımını doğru bir şekilde kullanamıyor, doğru donanım yine insanoğlunun elinde fıtratına aykırı ya da eksik bir şekilde kodlanıyor.

Yine dönüyoruz en başa, küçük bir bebek üzerinden gidelim. Bebeğin dünyaya ilişkin algılarının şekillenmesi serüveni daha anne karnındayken başlıyor. Dünyaya gözlerini açtıktan sonra da kodlar tek tek yerine işleniyor, yavaş yavaş. İnsan olabilme serüveninin başarıyla tamamlanabilmesi için, bebeğin ihtiyacı olan sevgi ve güvenin karşılanması lazım ki bebek dünyaya dair ilk iyi algılarını oluşturabilsin. Ağladığında, acıktığında, düştüğünde, güldüğünde ya da yeni bir şey keşfettiğinde; her ihtiyacı olduğunda yanında biri olduğunu bilirse o bebek, dünyaya gülümseyerek umutla bakar. Çünkü kişilik gelişiminin şekillendiği en önemli zamanlarda, gerçekten ona her yönüyle insan olabilme sanatının kapılarını açan bir ailede yetişmiştir.

Peki ya tam tersi ailede yetişen çocuklar?

Bebek ağlar ve yanına gelen kimse yok; bebek hep yalnız kalacağına inandı. Evde sürekli bir kavga bağrış, bu hengâmenin içinde varlığı unutulmuş bir bebek; bebek hayata güvenini daha oluşturamadan kaybetti. Bebek acıktı, bebek oyunlarla keşfetmek istiyor dünyayı ama anne-baba kendi günlük yaşam koşturmacalarından bebeği görmediler; bebek kendini dünyanın en değersiz parçası gibi hissetti. Bebek oyun oynarken düştü, dizi kanadı. Zaten dünyadaki her şeye sinirli olan babası düşüp ağladığı için bebeğe vurup bağırdı, sussun diye; bebek artık her şeye düşman. Algısı, dünya çok kötüyse ben niye iyi olayım ki?

İnsan demiştik ya, insan olabilmek ağır bir yük herkesin taşıyamadığı.  Hep göz ardı edilen bebeklik çağındaki ailenin tutumları bir canlının bütün bir geleceğini etkiliyor. Sadece o canlıyla kalmıyor, onun da bütün çevresindeki mahlûkatı etkiliyor. Sevgisiz, ilgisiz ailede büyüyen, dünyaya düşman olan bebekten bahsetmiştik ya hani. Zaten kendisi dünyanın en kötüsü, en sevilmeye değer görmeyen canlısı kendisine göre. İyilik adına hiçbir şey görmemiş. Kendisini korumak, değersizliğini gidermek adına her şeye saldırıp zarar vererek, güç tatminiyle kendisini değerli hissetmeye çalışan bir varlık… Kendi oluşturduğu dünyasını bu acımasız tutum ve algılarıyla yönetiyor. Gözünü hiç kırpmadan bir canlıya zarar verebiliyor. Karşısındaki acı çektikçe kendini daha güçlü, değerli hissediyor. Kendisiyle birlikte herkese zarar veriyor. Temel mantık, ben yandım herkes yansın.

Bebeklik çağındaki yanlış tutumlar yüzünden kaç gülüş soldu, kaç can nefessiz kaldı. Ya da daha kaç can acı çekmeye devam edecek?

Hâlbuki insan, kendisine emanet edilen sanat eserinin üzerine titreyerek kendisini geliştirmesine olanaklar sağlasaydı, olur muydu bunca acı?  Önce güvenli ortamına alsaydı o eseri, her ihtiyacını önceden düşünerek en nadide eserin ilk algılarını güzelleştirseydi. Sonra sevmeyi öğretseydi. Yaratılan her şeyi sevmeyi, her canın değerli olduğunu öğretseydi. Her şeyin Yaratanın emaneti olduğunu, O’ndan emanet olan her şeye özenle, en nadide şekilde yaklaşmayı öğretseydi. Saygıyı öğretseydi, her canlının yaşamaya hakkı olduğunu ve bu yaşama hakkının varlığının insanın elinde olamayacağını. Dünyanın sadece kendi etrafında dönmediğini öğretseydi, her insanın kendi içinde biricik olduğunu öğretseydi. Bencil olmamayı öğretseydi, kendinden başkalarının da duygularının olduğunu bilseydi. Hata yapabilmenin insanın doğasından geldiğini öğretseydi mesela, yeri geldiğinde hoş görebilmeyi bilseydi insan.

İnsan olabilme sanatının inceliklerini öğretseydi.

Daha sonra o insan bütün dünyayı değiştirebilecek gücün kendisinde saklı olduğunu bilseydi. Küçük bir değişime öncülük ederek belki de dünyanın değişmesine vesile olabilirdi. Görünüşte tek başımıza bu kadar büyük etkileri başaramayabiliriz gibi gelir. Ama unutmayalım ki yerdeki kırık cam parçası büyük bir yangına ve ardından da büyük değişimlere vesile olabilir.

Hey sen, evet sevgili okuyucu sana diyorum. Hayata yeniden yön vermek için, insanlarına kalplerine dokunup büyük değişimlerine sen de vesile olabilirsin. Bazen küçük bir tebessümle, bazen de omzuna dokunduğun güven veren elinle...

Varoluşumuzu, insanlığımızı anlamlı kılabilmek hepimizin elinde, hepimiz küçük bir değişime vesile olsak, tek bir insanın daha hayata anlam katabilmesine olanak sağlasak, dünya daha yaşanılabilir güzel bir yer olacak.

Unutmayalım ki bu sanat bizim doğamızda var, yontup güzelleştirmek de yine bizim elimizde.

Paylaş:
Rabia Sultan Yıldız
Rabia Sultan Yıldız
UZMAN PSİKOLOJİK DANIŞMAN

Her umut bir veda ile başlar.

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayın

0 Yorum

Yorumunuzu paylaşın.